Blog

Uzman Görüşleri

Aileler ve bakıcılar için hazırlanan en güncel bilgiler ve tavsiyeler.

Anksiyete Nedir?

Anksiyete Nedir?

Günümüzde gittikçe popüler bir kavram haline gelen anksiyete bir kısmımızın oldukça iyi bildiği bir kısmımızın ise belki de ilk defa duyduğu bir kavram. Anksiyete bozukluğu yani belki de birçoğumuzun “Kaygı Bozukluğu” olarak bildiği bir psikolojik rahatsızlıktır. Bireyin kontrol edemediği, sürekli ve oldukça şiddetli kaygı hali yaşamasına sebebiyet veren bir rahatsızlıktır. Anksiyete çoğunlukla ataklar şeklinde kendini gösterir. Ataklar, aniden gelen terleme, hızlı kalp çarpıntısı, vücutta meydana gelen uyuşmalar, kötü bir şey gerçekleşecekmiş gibi hissetme, daralma, bunalma, sıkışıp kalmış ve çaresiz hissetmeler şeklinde gerçekleşir.Anksiyete bozukluğunun temelinde yatan esas bir psikolojik temel olsa da genelde bu rahatsızlık aşırı strese maruz kalmaktan kaynaklı olarak ortaya çıkar. Bu ataklar bir şekilde aslında vücudunuzun size sinyal verme şeklidir. Yani çoğunlukla halk arasında rahatsızlık olarak çokta bilinmeyen ancak çoğumuzun zaman zaman yaşadığı bu ataklar aslında psikolojik alt faktörler tarafından beslenmektedir. Bu sebeple eğer aşağıdaki belirtileri içeren atakları daha önce yaşadıysanız ya da yaşamaya devam ediyorsanız mutlaka bir profesyonelden yardım almalısınız.Bu belirtilerin başlıcaları şunlardır;Sürekli gergin ve tedirgin hissetmekKonsantrasyon güçlüğü yaşamakHep kötü bir şeyler olacakmış gibi hissetmekRisk almayı gerektiren durumlardan kaçınmakKendisi ve yakın çevresi için kötü senaryolar kurgulamakAgresif davranışlar sergilemekAniden gelen öfke patlamalarıKalbin çok hızlı çarpmasıTerlemeMide ile ilgili rahatsızlıklar yaşamakŞiddetli ve devamlı baş ağrılarıUykusuzlukSürekli yorgun hissetmekVücudun belli noktalarında meydana gelen kasılmalarSebepsiz el ayak titremeleriBireyin bu rahatsızlıkla kendi başına mücadele etmesi kimi zaman oldukça yorucu olabilir. Aşırı stres altında kalan kişi bir süre sonra bu durumu kaldıramaz duruma gelir ve bedeni bazı tepkiler geliştirmeye başlar. Aslında kendi bedeninize daha fazla yükleme yapmanızın önüne geçmek adına mekanizmanızın devreye girme ve sizi korumaya alma şeklidir bu. Bu noktada profesyonel yardım almak tabii ki oldukça önemlidir ancak hayatınızda yapacağınız birkaç değişiklik ve uygulamanız gereken birkaç yöntemle de anksiyete ile etkili bir şekilde kendi başınıza savaşabilirsiniz.İşte, atak geldiği sırada yapmanız gerekenler hakkında birkaç tavsiye;Öncelikle, atak geldiği anda ayağa kalkın ve vücudunuzu dik bir konuma getirin. Ağırlıklı olarak korku ve kaygının yaşandığı anlarda içe doğru kapanma söz konusudur. Bu da kişinin nefes almasını zorlaştırır. Böyle bir durumda ayağa kalkıp, dik durmak daha rahat nefes almanıza olanak sağlar.Kendinizi sakinleştirin. Daha önceden kendiniz için sakinleşme yöntem ve taktikleri belirleyin. Atağın başladığı anlarda bu yöntemlerden faydalanın.İçinde yaşadığınız anın, bulunduğunuz mekânın ve zamanın farkına varın. Yoğun bir kaygı saldırısı altındayken şimdi ve burada yöntemi ile ana odaklanmanız zihninizi kemiren düşünceleri sizden uzaklaştıracaktır.Nefes egzersizleri öğrenin ve atak anında bu yöntemler yolu ile hem farkındalığınızı arttırın hem de vücudunuza doğru oranda giren oksijen sayesinde sakinlik kazanın.Kendinizi meşgul edecek bir şeyler bulun. Atağın geleceğini hissettiğiniz ya da atak geldiği anda hem fiziksel hem de zihinsel olarak kendinizi meşgul edecek bir uğraş bulmalısınız. Bu komik bir video açıp izlemek, size kendinizi iyi hissettiren bir şarkıyı son ses dinlemek, yürüyüşe ya da koşuya çıkmak, bir yakınınızı aramak olabilir.

Devamını Oku
Yenidoğan Bebeğiniz Nerede Nasıl Uyumalı

Yenidoğan Bebeğiniz Nerede Nasıl Uyumalı

Yeni doğan bebeğin dünyaya gelmesi ile birlikte hem heyecanlı, mutlu, huzurlu hem de endişelerle, kaygılarla, korkularla ve sayısız sorularla dolu bir yolculuk ebeveynler için başlamış oluyor. Yeni doğan bebeğin nasıl emzirilmesi gerektiğinden, ne kadar ve nasıl uyuması gerektiğine kadar hatta alt değiştirmeden, kıyafetlerinin nasıl yıkanması gerektiğine kadar pek çok soru çıkıyor ebeveynlerin karşısına.Günümüzde gelinen noktada bilgiye ulaşmanın kolaylığı ve bilginin fazlalığı aynı zamanda da bilgi kirliliğine ve kafa karışıklığına neden olabiliyor. Bu noktada öncelikli olan her bebeğin biricik olduğunun farkında olmaktır. Bir bebeğe iyi gelen şey muhtemelen diğerine gelmeyecektir. Temel bilgileri edindikten sonra ebeveynlerin içgüdüleri ile bebeklerinin ihtiyaçlarına uygun şekilde davranmaları süreci çok daha rahat bir şekilde atlatmalarına olanak sağlayacaktır.Bebeğin nasıl ve nerede uyuması gerektiği de ebeveynler tarafından en çok merak edilen, uzmanlar tarafından ise en çok tartışılan konular arasında yer almaktadır. Genel olarak bakıldığında tartışılan çok fazla görüş olmakla birlikte bunların içinden ebeveynlerin ve bebeğin ihtiyaçlarına göre en doğru olanını seçmek faydalı olacaktır. Bu yazımda ise, çocuğun gelişimsel süreçlerini dikkate alarak, hem fiziksel hem de psikolojik gelişimini de destekleyerek en doğru şekilde uyku düzeni için yapılması gereken noktalara değineceğim.Öncelikle 0–2 yaş, bebeklerin bakım verenleri ile (çoğunlukla anne) aralarındaki bağlanmayı gerçekleştirdiği dönemdir. Bu yüzden bu hasas dönem içerisinde, bebeğin ihtiyaçlarına en doğru ve hızlı şekilde cevap vermek sağlıklı bir bağlanma için oldukça önemlidir.Yeni doğan bebekler ortalama olarak günde 16–17 saat arasında uyurlar. Bu süreyi kesintisiz bir biçimde değil yaklaşık 2–3 saat uykuda kalarak tamamlarlar.Yeni doğan bebekler gece-gündüz ayrımını henüz yapamamaktadır. Bu ayrımı yapmasını ve uykusunu düzenlemesini yalnızca emzirme aralıklarınızı kontrollü tutarak sağlayabilirsiniz.Bebeğinize gece-gündüz ayrımını kazandırmak için her günün sonunda belli rutinler oluşturarak onu uykuya hazırlamanız oldukça önemlidir. Örneğin, her akşam aynı saatte banyo yaptırmak.İlk 6 ay boyunca bebeğinizin anne sütü ile beslenmesi oldukça önemlidir. Bu süreç içerisinde emzirme aralıklarınızı düzenli tutmalı, gün içerisinde daha sık iken geceleri daha seyrek aralıklar ile emzirmeyi gerçekleştirmelisiniz.Bebeğinizin kendine ait yatağı olması gerekmektedir. Bebeğinizin beşiğini kendi odanızda tutabilirsiniz.Bebeğinizi emzirdikten sonra kendi yatağına sırt üstü yatırarak uykuyu orada uyumasını sağlamanız en doğru olan yaklaşım şekillerinden birisidir.Bağlanma sürecinde olan bebeğin ihtiyaçlarına en hızlı ve doğru şekilde cevap verilmesi gerekmektedir. Bu nedenle bebeğiniz başucunuzdaki beşikte uyuduğunda hem kendine ait bir alanı olduğunu, bireyselliğini hissedecek hem de siz ağladığında buna hemen cevap verebilecek kadar yakın olacaksınız.Bebeğiniz başlangıçta koynunuzdan ayrılmakta zorluk yaşayabilirler. Her bebek bir olmadığı gibi eğer kaygısı yüksek bir bebeğe sahip iseniz uykuya dalana kadar koynunuzda kendi kokunuz ile tutmanız, yanınızda uyutmanız ancak bebek uykuya daldıktan sonra kendi yatağına almanız doğru olacaktır.Sürecin devamında ise yaklaşık 6 ile 8 aylık olduğu dönemde, bebeğinizin hazır oluş durumu göz önünde bulundurularak odasını ayırmanız sağlıklı ruhsal gelişim için doğru olacaktır.Odasını ayırdıktan sonra ki dönemde de ihtiyaçlarına en hızlı şekilde karşılık vermek, sık sık onun odasında vakit geçirmek, uykuya dalmasını onunla birlikte odasında beklemek bu sürecin sağlıklı bir şekilde atlatılması için yardımcı olacaktır.En önemli nokta, bu dönemde bebeğin en çok ihtiyacı olan şey güven ve sevgidir. Ebeveynlerin önceliği bebeğe bu güveni ve sevgiyi hissettirmektir. Bu nedenle asla keskin kurallarla değil her bebeğe biricik olarak bakılarak yaklaşılmalıdır.

Devamını Oku
Çocuklarda Endişelenme ve Stres

Çocuklarda Endişelenme ve Stres

Çağımızın hastalığı, stres! Gelişen yaşam şartları ve değişen dünyada her bireyi etkisi altına alan, pek çok fiziksel ve ruhsal sorunun nedeni olan şeydir stres. Çoğumuz bu durumu yalnızca yetişkin bireylerin yaşadığını ve deneyimlediğini düşünebiliriz ancak sanılanın aksine çocuklarda endişelenebilir ve stres yaşayabilir. Üstelik biz yetişkinlerin bile baş etmekte oldukça zorlandığı stres konusunda onlar tamamen deneyimsiz ve desteksiz kalıyor. Çocuklarda stresi deneyimle aslında bebeklik dönemlerinden başlıyor ve her yaş döneminde farklı şekillerde ve şiddetlerde ortaya çıkıyor. Bebeklik döneminde anneden ayrılma kaygısı, hayatta kalma isteği gibi sebepler strese neden olurken çocuğun yaşı ilerledikçe stresin kaynakları da farklılık gösteriyor.Peki, başlıca stres kaynakları neler olabilir?Aile içerisinde yaşanan stres – Anne ve baba arasında yaşanan kavgalar, tartışmalar ya da şiddet.Kardeş kıskançlığı – Aileye yeni bir bireyin katılması, anne-babanın ilgi ve sevgisinin dağılması çocuğu oldukça büyük bir stres durumu içerisine sokabilir.Okul problemleri – Ders zorluğu, ödev fazlalığı, okul başarısızlığı gibi durumlar olabilir.Sınav stresi – Çocukların belirli bir yaştan itibaren sürekli olarak sınavlara girmeleri, geleceklerini belirleyecek olduğunu düşündürtmek bu noktada çocuğun aşırı kaygı duymasına ve stres yapmasına neden olur.Paylaşılmayan korku ve kaygılar – Çocuğun aile ile paylaşmaktan çekindiği konular olabilir. Bu noktada yaşanan durumun kendisi kadar aileden saklanmaya çalışılması da çocuk için oldukça stresli bir durumdur. Örneğin, çocuğunuz okulda büyük sınıflardan bir çocuk tarafından şiddet görüyor olabilir fakat bunu sizden saklamaya çalışıyor, böylelikle vücudundaki morlukları gizlemeye çalışıyor olabilir. Burada yaşanan olayın zorluğu kadar aileden saklamak için yaşadığı streste oldukça yıpratıcı olabilir.Ebeveyn olarak çocuğunuzun yaşadığı stresi en aza indirgemek için neler yapabilirsiniz?Çocuğunuzun yaşadığı stresi, kaygıyı ve endişeyi en aza indirmek ya da önlemek tamamen ebeveynlerin elinde olan bir durumdur. Bu noktada yapmanız gerekenler şu şekildedir;Öncelikli olarak yapılması gereken ilk adım çocuğunuzu stres, kaygı ya da endişeye sebep olan durumla yüzleşmesi için cesaretlendirmenizdir. Bu yüzleşmeyi sizin yapmanız, korkusunun üzerine gitmesi için onu zorlamanız kesinlikle doğru değildir. Yapılması gereken şey, çocuğunuzu korkusu ile yüzleşecek duruma gelene kadar yani kendisini hazır hissedene kadar desteklemenizdir.Çocuklar genelde karşılaştırılma, kıyaslanma, başarı gibi kavramların arasında kaybolurlar ve bu durum onların kaygılanmalarına neden olur. Ebeveynlerinin gözünde iyi bir çocuk olmanın yolunun her şeyi hatasız ve kusursuz yapmaktan, mükemmel olmaktan, çok başarılı olmaktan geçtiğini sanarlar. Anne-baba olarak yapmanız gereken hayatta hatalara ve yanlışlara da yer olduğunu, kimsenin mükemmel olmak zorunda olmadığını anlatmalısınız.Çocuğunuzla birlikte kaliteli vakit geçirmek, onu rahatlatıcı ve eğlendirici etkinlikler planlamak bu süreci atlatmanızı oldukça kolaylaştıracaktır. Çocuk, bu süreçte hem onun yanında olduğunuzu hissedecek hem de eğlenceli aktiviteler ile uğraşırken strese neden olan konuyu zihninden uzak tutacaktır.Çocuğunuzla olan ilişkinizde takdir ve teşekkürü eksik etmeyin. Bu süreç içerisinde yaptığı davranışlarda ya da gösterdiği değişimlerde, kat ettiği ilerlemelerde onu mutlaka ödüllendirin ve tebrik edin. Bu şekilde onu süreçle ilgili olarak yüreklendirmiş olacaksınız.Ebeveynler olarak sakinliğinizi koruyun ve problemi çözme aşamasında çocuğunuza destek olmak için elinizden geleni yaptığınızdan emin olun. Şuanda yaşamakta olduğu bu durumla kendi başına mücadele edebilmesine izin verin. Problem çözme aşamasında, problemi onun yerine çözmek yerine ona destek olun ve kendi başına başarabilmesi için yardımcı olun. Böylece yaşadığı bu stresli durum ona yeni bir deneyim ve beceri kazandırmış olacaktır. Bu da çocuğunuzun daha güçlü bir kişilik yapısına sahip olmasına olanak tanır.Çocuklar çoğunlukla ebeveynlerini kendilerine örnek alır ve taklit ederler. Siz de anne babalar olarak stresle nasıl baş ettiğinizi, bir problemi nasıl çözdüğünüzü çocuğunuza anlatın ve gösterin. Böylelikle çocuğunuz sizin baş etme yöntemlerinden yola çıkarak bu sorunun üstesinden gelebilmek için kendine has yeni methodlar geliştirmeyi deneyebilir. Ya da sizin başarabildiğinizi gördüğünde kendisinin de başarabileceğine inanmaya başlar.

Devamını Oku
Çocuklarda Konuşma Bozuklukları

Çocuklarda Konuşma Bozuklukları

Çocuklarda konuşma bozuklukları, çocuğun dil gelişiminin yaşına ve gelişim özelliklerine uygun şekilde ilerlememesi ya da bazı eksikliklerin olması durumudur. Aynı zaman da çocuğun sosyal ve ilişkisel anlamdaki gelişimi de önemli ölçüde etkileyen rahatsızlıklardan biridir. Çoğunlukla ailelerin fark etmede güçlük çektiği bu durum, doğumdan itibaren ya da sonradan ortaya çıkabilir. Bu noktada önemli olan ise, ailelerin çocuğun gelişim düzeyine göre hangi dil yeterliliklerine sahip olması gerektiği konusunda bilinçli olması ve herhangi bir anormallik sezdikleri anda bunu takip edip, bir uzmana danışmaları gerekmektedir.Çocuklardaki dil gelişimi süreci şu şekildedir;Dil gelişimi her çocukta ufak farklılıklar gösterebilir ancak mutlak şekilde belli bir gelişim düzeyine göre sıra içerisinde ilerler. Çocuk doğduğu andan itibaren aslında konuşmaya başlar. Düzgün cümleler kurup, dil gelişimini sağlamaya başlayana kadar kullandığı en etkili iletişim aracı ağlamaktır. Çocuğun 6 aya kadar ki sürecinin tepkisel geri dönüşü ağlama ya da gülümseme üzerinden sağlanır. Aynı zamana 6 aya kadar olan süreçte ilk heceler, duyduğu cümleleri anlamlandırmaya çalışma, sesleri çözümle süreçleri hakimdir. Ortalama olarak 1 yaş civarında çocuk ilk anlamlı kelimelerini kurmaya başlar ve devam eden süreçte ise 2–3 yaş aralığında anlamlı kelimelerden oluşan cümleler kurmaya başlar.Kimi çocuklarda ise süreç normal seğirin dışında ilerler ve bu da çocuktaki konuşma bozukluğunun habercisi olabilir. Konuşma bozukluğunun sebebi, fizyolojik etmenlerden kaynaklanabileceği gibi ( işitme bozukluğu, zekâ geriliği, otizm vb.) psikolojik etmenlerden de kaynaklanabilir. Aileler özellikle, 0–3 yaş arasında çocuklarındaki hem fiziksel hem de dilsel gelişimi dikkatle takip etmelidir. Konuşma bozukluklarının geç fark edilme sebeplerinden biri de halk arasında oldukça normal karşılanması ve çeşitli yanlış genellemelerin mevcut olmasıdır. (Okula başlayınca düzelir, Zaten annesi de geç konuşmuştu vb.)Çocuklarda karşılaşılabilecek konuşma bozuklukları; kekemelik, geç kalmış konuşma, telaffuz ve dizilim problemleri, dili anlama ve kendini ifade etme problemleri şeklinde olabilir. Ebeveynlerin bu problemlerden birini ya da birkaçını fark ettikleri zaman mutlaka bir uzmana danışmaları gerekmektedir.Çocuğunuzun fizyolojik ya da genetik bir rahatsızlık dolayısı ile konuşma bozukluğu yok ise bu süreçte şunlara dikkat ederek onun dil gelişimine katkıda bulunabilirsiniz:Anne-babanın çocukla doğduğu andan itibaren iletişim halinde olması gerekmektedir. Çocuğunuzun sizi anlamadığını ya da dinlemediğini düşünseniz dahi sürekli olarak onunla konuşmalısınız.Çocuklar en çok anne babalarını rol model alırlar ve onların gelişiminin en büyük kısmı modelleme ile öğrenmek oluşturur. Bu sebeple konuştuğunuz dile, kelime seçimlerinize, ses tonunuza ve mimiklerinize önem vermelisiniz. Çocuk bu noktada öncelikli olarak sizi taklit edecektir.Çocuğunuzu cesaretlendirin! Farklı sosyal ortamlarda ve ev içerisinde çocuğunuzu konuşması için teşvik edin. Yaptığı yanlışlara dikkat çekmekten çok doğru söylediği kelimelere, yeni öğrendiği kelimelere odaklanın ve onu sürekli olarak tebrik ederek destekleyin.Konuşmaya teşvik edebilmek adına ona ilgisini çekecek sorular sorabilir, değişik hikâyeler anlattırabilirsiniz.Çocuğunuzu asla dinler gibi yapmayın! Onu gerçekten dinleyin. Çocuklar siz anlamadıklarını düşünseniz de, gerçekten dinlenmedikleri zaman bunu anlayabilirler. Bu hem konuşma anlamındaki hevesini kıracaktır hem de size olan güvenini.Çocuğunuzla iletişim kurarken cümlelerinizin kısa,net ve anlaşılır olmasına özen gösterin. Gelişim düzeyi ile orantılı cümleler kurmalı ve karmaşık anlatımlardan kaçınmalısınız.Peki, bir uzmandan yardım almanız gerektiğini nasıl anlayabilirsiniz?0–3 yaş arasındaki bebeğiniz seslere herhangi bir tepki vermiyorsa,6 ay ve üzerindeki bebeğiniz basit hecelemeleri gerçekleştirmiyorsa,11–12 aylık bebeğiniz anne-babayı ve onların çıkardığı sesleri taklit etmiyorsa, basit kelimeleri kullanmaya başlamadıysa,18–24 ay arasında etrafındakileri tanıyamıyor, tepkisel davranışlar göstermiyor, ebeveynlerin basit düzeyde kullandığı kelimeleri anlamıyor ve tekrar etmiyorsa,3 yaş ve sonrasında ise, cümle kuramıyor, taklit edemiyor, neden-sonuç ilişkilerini anlamlandıramıyor ve ebeveynlerinden aldığı yönlendirmeleri / komutları anlamlandıramıyorsa,Mutlaka bir uzmana danışmalı ve yardım almalısınız!

Devamını Oku
ALS Hastalığı

ALS Hastalığı

Amiyotrofik lateral skleroz yani halk arasında kısaltma adı ile bilinen ALS hastalığı motor ve merkezi sinir sistemine etki eden bir hastalıktır. Çoğumuzun hastalığa sahip ünlü kişiler sayesinde duyduğu ancak çokta bilgi sahibi olmadığımız bu hastalık, günümüzde artık her yüz bin kişiden ortalama 4 ile 5 kişide gözlemleniyor. Hastalık her ne kadar sinirlerdeki bozulma ile ilgili olsa da aslında tamamen vücudun kas sistemini etkilemektedir. Motor sinirlere etki eden bu hastalık, kas hareketlerini engelliyor. Belirtileri ise her hastada farklılık gösterse de bu hastalık öncelikli olarak el ya da kollarda güçsüzlük ile başlayıp tüm vücuda etki ediyor.Peki, ALS hastalığının belirtileri nelerdir?Kol ve bacaklarda meydana gelen güç kaybıKaslarda meydana gelen ani kasılmalar ve kramplarSürekli olarak takılmak, ayak sürümek, yürüme güçlüğü çekmekYutkunma, konuşma ve yeme zorluğu yaşamakŞiddetli kas ağrılarıÇok basit aktivitelerde bile örneğin düğme iliklemek, çatal-bıçak tutmak, kalem tutmak vb. zorlanmak, güçsüz hissetmekAni bir şekilde ortaya çıkan ve kontrol edilemeyen duygu değişimleri, gülme ve ağlama halleriYukarıdaki bir ya da birkaç belirtiyi kendinizde gözlemliyorsanız mutlaka bir uzmana danışmalı ve durumunuzu takip etmelisiniz. ALS hastalığı genel olarak dünyanın her yerinde gözlemlenebilen rahatsızlıktır. Ancak yapılan araştırmalar göstermektedir ki, özellikle 50 yaş ve üzeri bireylerde hastalık başlangıcı görülmektedir.ALS hastalığı hakkında bilmeniz gerekenler ve merak ettikleriniz:ALS hastalığı genel olarak bakıldığında ve yapılan araştırmalar doğrultusunda yalnız %10’luk bir ilişki genetikle bağlantılı bulunmuştur. Yani ALS kalıtımsal bir rahatsızlık değildir.ALS hastalığına sebep olan pek çok faktör bulunmaktadır. Bunlar çevresel, biyolojik, fiziksel alt yapılara sahiptir.Motor sinirlerdeki yıpranmada maruz kalınan kimyasalların da etkisi olduğu gözlemlenmiştir. Örneğin, kullandığınız diş macunundan tutunda sıktığınız deodoranta kadar pek çok kimyasal madde içeren ürün sinir sistemi deformasyonu için risk taşımaktadır.Hastalık kesinlikle bulaşıcı değildir.Hastalığın seyri sırasında öncelikle kollarda ve bacaklarda güç kaybı yaşanıyor. Daha sonra yeme ve konuşma zorluğu, yürüme güçlükleri şeklinde tüm vücut kaslarına yayılıyor. Ancak incelenen çoğu vakada hastalığın duyu ile ilgili olan sistemini, bağırsak kontrolünü ve zekayı etkilemediği görülmüştür.ALS hastalığı ile ilgili olarak ortaya konan herhangi bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Fakat günümüzde geldiğimiz noktada, ALS hastalarına uygulanan destek tedaviler bulunmaktadır. Bu tedaviler, hastanın yaşam kalitesini arttırmaktadır.Hastalık sürecinde, diğer tüm hastalıklarda da olduğu gibi erken teşhis büyük önem taşımaktadır. Erken teşhis, destek tedavisine de erken başlamayı mümkün kıldığı için hastanın bundan maksimum fayda almasını da sağlıyor.ALS hastalarına biçilen yaşam süresi ortalama olarak 5–6 yıl olarak belirlenmiş olsa da günümüzdeki hastaların çoğu destek tedavileri iyi bir şekilde sağlandığında 10 yıl ve üzerinde yaşamlarını devam ettirebiliyor.ALS hastalığının etki ettiği ve etmediği kaslar incelenmiştir. Göz kasları, kalp kası, cilt işlevleri hastalığın seyrinden etkilenmez.ALS hastalarına evde bakım ve destek ortamı sağlandığı takdirde hem sosyal hayattan kopmadan hem de sağlık anlamında riskleri ortadan kaldırarak yaşamlarını sürdürmeleri mümkün hale geliyor. Bu anlamda evde bakım hizmeti sağlayan profesyonel hemşirelerden ve hasta bakıcılardan destek almak hem sizin hem de bakımını sağladığınız hasta yakınınızın hayatını oldukça kolaylaştıracaktır.Hepinize sağlık dolu günler dilerim…

Devamını Oku
Ergenlik Dönemi

Ergenlik Dönemi

HER EBEVEYNİN KORKULU RÜYASI: ERGENLİK DÖNEMİ HAKKINDA BİLMENİZ GEREKENLERAileler çocuklarını yetiştirirken maddi ve manevi anlamda pek çok zorlukla karşı karşıya kalıyor. Çocuğun her gelişim evresinde farklı problemlerle baş edilmesi gerekse de aslında en zorlu süreçlerden birisi ergenlik dönemidir. Ergenlik, çocuğun fiziksel ve ruhsal anlamda oldukça hızlı bir değişime girdiği dönemdir. Bu süreç içerisinde meydana gelen fiziksel ve ruhsal değişimler hem çocuğu hem de aileyi oldukça etkilemektedir. Ergenlik döneminin gergin, sıkıntılı ve sarsıcı geçmesinin temelinde aslında çocuğun çocukluk döneminden çıkarak artık yetişkin dünyasına girişidir. Bu noktada belki de ergenlik çocuk için yeni bir dünyaya yeniden doğumu temsil ettiği için oldukça sancılı geçmektedir. Çocuk, fiziksel, zihinsel ve seksüel anlamda hızlı bir değişim sürecinin içerisinde yer alır ve bu sürece uyum sağlama çabasındadır.Ailelerin çocukları ile en fazla çatışma yaşadığı, sıkıntılarla boğuştu, kaygılandığı ve endişelendiği dönem ergenlik dönemidir. Temelde ergen dönemi hakkında bilgiye sahip olmak, bilinçlenmek ve konu hakkında sergilenmesi gereken davranış ve tutumları öğrenmek ailelerin ve çocukların bu dönemi en doğru ve sağlıklı şekilde atlatması için faydalı olacaktır.Peki, ergenlik dönemi hakkında bilmeniz gerekenler nelerdir?Ergenlik dönemi kız çocuklarında 9–13 yaş arasında, erkek çocuklarında ise 10–14 yaş arasında başlar. Ortalama olarak bir kız çocuğu 8–9 yaşlarında ergenliğin ilk belirtilerini gösterirken bir erkek çocuğunda ise bu 9–10 yaş civarındadır.Ergenliğin erken dönem belirtileri öncelikli olarak fiziksel değişim ağırlıklıdır. Cinsel organlardaki büyüme ve gelişmeler, vücuttaki kıllanma artışı, ses tonundaki değişikler vb.Her çocuğun gelişim süreci bireysel farklılıklar gösterebilir. Bu sebeple, çocuğunuzun ergenlik dönemine girişi, fiziksel-zihinsel değişikler göstermesi farklı yaş aralıklarında da gerçekleşebilir.Ergenlik dönemi kendi içinde 3 farklı evreden oluşur. Bunlar başlangıç, orta ve son dönem şeklindedir. Her dönem kendi içerisinde bazı gelişim özelliklerini ve süreçleri barındırır.İlk dönem yani başlangıç dönemi, ağırlıklı olarak fiziksel değişim ve gelişim evresidir. Kızlarda göğüslerde büyüme, bölgesel kıllanmalar görülürken erkeklerde ise, cinsel organın büyümesi, hormonsal artışlar, sesin kalınlaşması gibi değişimler gözlenir.Orta dönem, aslında ergenliğin en kızgınlaştığı dönemdir. Bu dönemde ağırlıklı olarak psikolojik dalgalanmalar, depresyon, ruhsal buhran gözlemlenir. Aynı zamanda bu süreç aileler için de en zorlayı ergenlik dönemi olabilir.Çocuğunuz muhtemelen sizin sahip olunabilecek en kötü aile olduğunuzu düşünür, kendini tek ve kimsesiz hisseder, algısı-ilgisi tamamen arkadaşlarına ve dışarıdaki sosyal çevreye kaymış durumdadır.Yoğun kaygıları, endişeleri, korkuları vardır. Aynı zamanda kendisini kuşatmış bir çaresizlik çemberi içindedir. Sürekli olarak ikilemde kalır ve karar verme yetisi oldukça bozuktur.Ani öfke patlamalarına, yükselen ses tonuna, konuşmadaki aşağılayıcı tavırlara ve mimiklerdeki tiksinen ifadelere bu dönem içerisinde ebeveynler olarak hazır olmalısınız!Son dönem ise, çocuğun artık kendini bulmaya, kendini sorgulamaya yani sosyal çevreden çok kendine yoğunlaştığı bir dönemdir. Orta döneme göre biraz daha sakin bir dönem olan son dönemde, çocuğun yetişkin dünyasına dair farkındalığı artar.Artık tamamıyla yetişkin dünyasına geçtiğini fark eden çocuğun aynı zamanda da kaygıları ve korkuları da artış gösterir. Bu noktada nereye gideceğini bilememek ve belirsizlik duygusu kendini gösterir.Ergenlik dönemi süresince kız çocuğa annenin, erkek çocuğa ise babanın rol model olması, yol gösterici olması ve sürekli olarak iletişim halinde kalması gerekmektedir.Gelişim süreçleri doğrultusunda çocuğunuzda konuşmanız gereken konularda mutlaka açık ve net bir iletişim dilini tercih etmelisiniz.Ergenlik dönemi süresince, çocuğunuzun arkadaşı olmaya çalışmayın! Bu ebeveynlerin yaptığı en büyük hatalardan birisidir. Sizler onun arkadaşı değil, anne-babası olmalısınız.Anne-baba olarak çocuğunuzla karşılıklı olarak güven duygusunu geliştirmek ve devam ettirmek en önemli önceliğiniz olmalıdır.Çocuğunuza karşı dürüst, tutarlı, anlayışlı ve sabırlı olmanız sürecin olabildiğince hafif atlatılabilmesi için size yardımcı olacaktır.Çocuğunuzun içe kapanıklık-öfke patlaması gibi süreçleri beklenenden uzun sürerse ya da ders başarısında beklenmedik düşüşler gözlemlenirse, çocuğunuzda kendine ya da başkasına zarar verme davranışları gözlemlenirse, yeme bozukluğu-uyku bozukluğu gibi sorunlar görülüyorsa mutlaka süreçle ilgili olarak bir uzmana danışınız ve yardım alınız!

Devamını Oku
Boşanma Kararını Çocuklara Açıklamak

Boşanma Kararını Çocuklara Açıklamak

BOŞANMA KARARINIZI ÇOCUĞUNUZA AÇIKLARKEN DİKKAT ETMENİZ GEREKENLERBoşanma, kimi zaman oldukça zorlu kimi zaman ise oldukça rahat bir şekilde atlatılabilen bir ayrılık sürecidir. Sürecin zorluğu ise çiftlerin arasındaki ilişki, geçimsizlik boyutu, her iki tarafın da istekli olup olmaması, çocukların varlığı, velayet durumu, maddi çekişme gibi pek çok faktör tarafından belirlenmektedir. Gerekli durumlarda çiftler için en doğru karar olabilen boşanma, eşler için zorlu bir dönemin başlangıcı olabilirken, çocuk sahibi olan aileler için ise çok daha zorlu bir süreç haline gelmektedir.Süreci daha sakin, daha kolay ve uzlaşmacı atlatabilmek adına öncelikli olarak çiftlerin boşanmayı kabullenmiş, tıpkı evlilik kadar doğal bir olgu olduğunun bilincine varmış, saygı ve değer çerçevesini, vizyonunu kaybetmemiş, anlayışlı ve uzlaşmacı bir düşünce yapısında olmaları gerekmektedir. Boşanma sürecinde her çiftin hassas davranması gerekirken çocuk sahibi olan ailelerin ise çok daha fazla hassas ve bilinçli davranması gerekmektedir. Çoğu çocuk sahibi çift boşanma kararını aldıkları andan itibaren en büyük endişeyi ve korkuyu çocuklarına bu süreci nasıl açıklayacaklarını bilemedikleri için yaşarlar. Sonrasında ise ne tepki verecekleri, nasıl etkilenecekleri onları en çok kaygılandıran durumlar arasındadır. Oysa önemli birkaç noktaya dikkat ettiğiniz takdirde çocuklarınız da bu süreci doğal bir şey olarak algılayabilir ve bununla baş etmeyi öğrenebilir. Eğer siz de boşanma arifesinde iseniz ve çocuğunuza süreçle ilgili olarak nasıl davranmanız gerektiği konusunda tereddütler yaşıyorsanız o zaman süreci kolaylaştırmak adına yapmanız gerekenlere aşağıdaki maddeler doğrultusunda bir göz atmanız faydalı olacaktır.Peki, çiftler sürecin çok daha sakin ve doğru şekilde atlatılabilmesi için neler yapmalıdır?Öncelikli olarak, boşanma kararını aldığınız andan itibaren ya da durum kesinleştikten sonra çocuğunuzla / çocuklarınızla mutlaka süreç hakkında yalansız, doğru, net bir şekilde konuşmanız gerekmektedir. Konuşmayı ertelemek ya da çocuğunuzu ani değişimlere maruz bırakmak süreci zorlaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.Kesinleşen boşanma kararınızı çocuğunuzun yaşına uygun bir üslup ve yaş aralığına uygun cümleler ile anlatmanız durumu anlamasını kolaylaştıracaktır.Ayrılık kararınız ile ilgili olarak yapacağınız konuşmada anne-baba olarak her iki tarafında bulunması oldukça önemlidir. Ancak birlikte yapacağınız bu konuşmanın karı-koca ilişkinizden uzak, ebeveyn tarafınız ile yapmanız gereken bir konuşma olduğunu unutmamalısınız. İkinizin arasındaki çekişmeler, tartışmalar, anlaşmazlıklar bu görüşme sırasında konuşulmamalıdır.Çocuğunuz dünyaya geldiği andan itibaren sizlerle oldukça güçlü bir bağ kurar. Bu bağ, çocuğun ihtiyaç duyduğu güvene ve sevgiye ulaşabilmesini sağlar. Boşanma ile karı-koca ilişkinizin sonlanacağı ancak birliğinizin anne-baba ilişkisi ve bağı düzeyinde devam edeceğini ona doğru bir şekilde ifade etmeniz oldukça önemlidir. Çünkü boşanma sürecinde çocukların en fazla kaygı duyduğu durum artık bir anne babasının olmayacağı, ebeveynleri tarafından sevilmeyeceği ve önemsenmeyeceğidir.Konuşmanız sırasında ona sık sık anne baba olarak sahip olduğunuz görevlerin, sorumlulukların ve en önemlisi duyguların asla değişmeyeceğini söyleyin. Hatta konuşmanızın temeline bu fikri yerleştirin.Çocukların genelde bu süreçte duyduğu bir diğer endişe ise belirsizlik duygusuna kapılıyor olmalarıdır. Anne-babası ayrılma sürecine giren bir çocuk, kendi başına ne geleceğini ve ona ne olacağını bilmediği için de korkuya kapılır. Bu sebeple, çocuğun kiminle yaşayacağına, nerede ve hangi ebeveyn ile kalacağına, yaşam şartlarının ve standartlarının değişip değişmeyeceğine dair tüm sorunların cevabını önceden birlikte hazırlamış ve bu görüşme sırasında ona aktarıyor olmalısınız. Böylelikle onu bu belirsizliğin getirdiği korkulardan kurtarabilirsiniz.Çocukların güçlü olarak hissettiği bir diğer duygu ise suçluluk duygusudur. Genellikle evliliğin sonlanmasından kendilerini sorumlu tutarlar. Böyle bir yanılgıya sebep olmamak adına, çocuğunuza sizi boşanma kararı almaya iten sebepleri en genel hali ile detay vermeden açıklamanız önemlidir.Konuşma sırasında verilen tüm kararların anne-baba olarak ortak kararınız olduğunu çocuğuna net bir ifade ile açıklamalısınız. Böylece çocuk denenmesi gereken her şeyin denendiğini ve sonunda ortak olarak bir fikir birliğine vardığınızı düşünecektir. Bu durum çocuğun ebeveynlerden herhangi birini suçlamasını ve ona karşı öfke, kızgınlık duymasını engelleyecektir.Boşanma kararınızı çocuğunuza açıkladıktan sonra ondan gelecek olan her türlü tepkiye, düşünceye, soruya hazırlıklı olmalısınız. Her çocuğun verdiği tepki farklılık gösterebilir. Bu noktada önemli olan çocuktan gelen her tepkiye karşı onu anladığınızı ifade eden cümleler kurmanızdır ve sorduğu her soruya içtenlikle, doğru bir şekilde onu kandırmadan cevap vermenizdir.Boşanma, oldukça zorlu bir süreç olsa da saygıyı ve karşılıklı olarak birbirini anlamaya çalışma isteğini kaybetmediğiniz sürece üstesinden gelinmeyecek bir durum değildir. Süreç içerisinde çocuklarınız ile ilgili olarak aşırı endişelenmek, üzülmek, kaygı duymak ve kendinizi suçlamak oldukça doğal hislerdir. Ancak yukarıda bahsettiğim noktaları dikkate aldığınızda aslında sürecin o kadar da zorlu geçmediğini fark edeceksiniz. Fakat unutmayın ki, boşanma kararını her çocuk aynı düzeyde tolare edemeyebilir. Bu noktada bir uzmandan destek almanız hem sizin hem de çocuğunuz için süreci daha olumlu atlatabilmek adına faydalı olabilir.

Devamını Oku
Akran Zorbalığı

Akran Zorbalığı

DİKKAT! ÇOCUĞUNUZ AKRAN ZORBALIĞINA MARUZ KALIYOR OLABİLİRAkran zorbalığı, akranların çoğunlukla okul ortamında bir birlerine fiziksel ya da sözel olarak şiddet uygulaması olarak tanımlanabilir. Genellikle bir ya da birden fazla öğrencinin kendinden daha güçsüz olan, kendini koruyamayacak durumda olan başka bir öğrenciyi ya da öğrencileri kurban olarak seçerek kasıtlı uyguladıkları zorbalık-şiddet içerikli davranışlar bütünüdür. Akran zorbalığının birden fazla çeşidi bulunmaktadır. Bunlar;Fiziksel zorbalık: Vurma, itekleme, sarsma, ısırma, tükürme vb. davranışlardır.Sözel zorbalık: Akranların, kurban olarak nitelendirebileceğimiz öğrencinin fiziksel özelliklerinden tutun da zihinsel özelliklerine kadar kusur ya da hatalı gördükleri her şey ile alay etmeleri, dalga geçmeleridir. Kurbana lakap takmak, küfür etmek, aşağılayıcı konuşmakta sözel zorbalık olarak adlandırılabilir.Sosyal zorbalık: Kurban konumunda bulunan öğrencinin diğer arkadaş grupları tarafından dışlanması, oyunlara ve aktivitelere alınmaması şeklinde görülebilir.Nesneler üzerinden zorbalık: Burada da dışlanan ve kurban olarak görülen öğrencinin eşyalarına zarar verme eğilimi gözlenmektedir. Bu şekilde nesneler üzerinden dışlanan öğrenciye zorbalık yapılmakta ve onun canını kasti olarak yakmaya çalışmaktadırlar.Akran zorbalığı, yabancı ülkelerde oldukça sık karşılaşıldığı gibi bizim ülkemizde de giderek artmaktadır. Bu noktada hem eğitimcilerin, hem ailelerin konu hakkında bilgilendirilip, bilinçlendirilmesi oldukça büyük önem taşımaktadır. Akran zorbalığına maruz kalan bir çocuk, giderek içine kapanmaya başlar ve bu da depresyona sebebiyet verebilir. Çocukların oldukça acımasız bir şekilde maruz kaldıkları bu şiddet, onları eğitim hayatından soğutmaya, okulu bırakmaya hatta asosyal bireyler olmaya kadar tehdit eden oldukça tehlikeli bir risktir.Çocuğunuzun akran zorbalığına maruz kaldığını nasıl anlarsınız?Çocuğunuzun okula ısrarlı bir şekilde gitmek istemiyor oluşu en önemli ipuçlarından birisidir. Eğer her sabah okula gitmeyi reddediyor ise bu çocuğunuzun okulda geçirdiği vakti, arkadaşları ile olan ilişkilerini gözlemlemeye başlamanız gerektiğinin işaretidir.Eğer çocuğunuz okuldan döndüğünde ağlıyor ise, sürekli olarak bir ya da birkaç isimden şikayet ediyor ise ya da bunların hiçbirini yapmıyor ancak çok fazla sessiz, içe kapanık ve mutsuz duruyor ise mutlaka bu konunun üzerine gitmeli ve sorunun kaynağı hakkında bilgi edinmelisiniz.Çocuğunuzun okul başarısında ani bir düşme varsa ya da beklenmedik bir şekilde okula, derslere, sosyal aktivitelere karşı ilgisini kaybettiyse bu durumlarda da mutlaka dikkatli olmalı, sebebini sorgulamalısınız.Normalden farklı olarak çocuğunuzda ani öfke patlamaları, ağlama krizleri meydana gelmeye başladıysa ya da tam tersi olarak aşırı sessizleşip, içine kapanıp sizden ve sosyal çevresinden uzaklaşmaya başladıysa bu durumlar da akran zorbalığının habercisi olabilir.Yemek yeme alışkanlığı değiştiyse, iştahında aşırı artış / düşüş gözleniyorsa ya da alt ıslatma, tırnak yeme gibi farklı davranış bozuklukları gözlemlenmeye başladı ise mutlaka sebepleri araştırmalıdır.En önemli ipuçlarından bir diğeri ise, çocuğunuzun fiziksel olarak açıklanamayan, yara izleri, morluklar, yanık izleri, kesikler vb. değişiklikler göstermesidir. Böyle bir durumla karşılaştığınızda da çocuğunuzun üzerine çok fazla gitmeden sebeplerini öğrenmelisiniz.Akran zorbalığında en önemli nokta ailelerin çocuklarını gözlemlemesi ve yukarıda belirtmiş olduğumuz maddelerden herhangi bir kaçına denk geldiğinde ise mutlaka süreci dikkatle takip etmesi gerekmektedir. Genellikle, anne-babalar “Çocuktur yapar.”, “Arkadaşlar arasında böyle şeyler olabilir.”, “Üzülme yakında düzelir.” Düşünceleri ile olaya bakma eğilimindedirler. Ancak, akran zorbalığı hafife alınmayacak ve çocuğun kişilik gelişimini ve psikolojik durumunu derinden etkileyebilecek kadar önemli ve de ciddi bir konudur.Bu noktada ebeveynler olarak yapmanız gerekenler;Onları dinleyin, anlamaya çalışın ve en önemlisi suçlamayın.Siz harekete geçmeden önce, ona neler yapabileceğini öğretin ve kendisinin yapmasını sağlayın. Böylelikle zaten güçsüz hisseden çocuğunuzu bir de siz onun yerine hareket ederek daha da güçsüz hissettirmemiş olursunuz.Çocuğunuzu maruz kaldığı bu durum hakkında bilgilendirin. Bunun bir zorbalık olduğunu, bir problem olduğunu sadece onun değil herkesin yaşayabileceğini ona açıklayın.Yaşadığı durumu küçümsemeyin ya da basite indirgemeyin! Akran zorbalığı, ciddi anlamda çocuğun kişisel gelişimini etkileyebilecek bir durumdur. Bu sebeple, çocuğunuzun içinde bulunduğu durumu ciddiye alın ve bunu ona hissettirin.

Devamını Oku
Pozitif Enerjiyi Evinize Taşımanın Yolları

Pozitif Enerjiyi Evinize Taşımanın Yolları

Her birimiz günlük yaşamın içerisinde, sosyal çevremizde, iş hayatımızda, ev yaşantımızda ister istemez oldukça fazla olumsuzluklarla karşılaşıyor, hatta kötü enerjiye maruz kalıyoruz. Gelişen yaşam şartları her ne kadar standartlarımızı yükseltse de aynı zaman da maruz kaldığımız stres düzeyini de o kadar arttırdı. Tüm bunların sonucunda ise karamsar, sürekli yorgun, mutsuz, isteksiz bireylere dönüşüyoruz. Maruz kaldığımız tüm kötü enerjileri, stresi, olumsuzlukları, problemleri ortadan kaldırmak ya da tamamen engellemek mümkün değil. Ancak size şunu söyleyebilirim ki, bunların ortaya çıkardığı sonuçlardan kaçınmak ve bunu en aza indirgemek mümkün. Üstelik çokta kolay olan birkaç yöntem ile.Ev, her birey için gün sonunda ne olursa olsun döndüğü, onu bekleyen, biraz olsun rahatlatan, dinlendiren ve huzur veren korunaklı bir limandır. Evin içinde birlikte yaşadığınız kişiler kadar aslında o evin dekorasyonu, düzeni de sizin orada huzurlu hissedebilmeniz adına bir o kadar önemlidir. Her akşam karanlık, düzensiz, pis, hoş kokmayan bir eve döndüğünüzü hayal edin. Böyle bir ev gün içerisinde yeterince yorulmuş olan sizi ve bedeninizi daha da yıpratacaktır. Oysa evinize yapacağınız küçük dokunuşlar, renklerin enerjisinden destek almak, düzen, hoş kokular bunların hepsi sizi hem rahatlatacak hem de daha huzurlu hissetmenize olanak sağlayacaktır.Peki, pozitif enerjiyi evinizdeki dekorasyona nasıl taşıyabilirsiniz?Öncelikli olarak evinizi yeniden dekore ederken ya da yeni bir eve taşınırken ışıktan, renklerden, havadan, faydalanmanız gerekmektedir.Evinize seçeceğiniz mobilyalardan aksesuarlara kadar her şey evinizdeki bu pozitif havanın oluşumuna katkı sağlayacaktır.Evinizi süslenmesi, boyanması ve düzenlenmesi gereken bir yapı olarak değil canlı, dinamik, enerji veren ve yaşayan bir yer olarak algılamanız oldukça önemlidir.Evin içerisinde çok fazla eşya bulundurmanın zenginlik göstergesi olduğu zamanları geride bıraktığımızı unutmayın. Bu noktada sadeliğin aynı zamanda şıklık olduğunu, size dinginlik verecek önemli de bir etken olduğunu hatırlayın!Fazlalıklarınızdan kurtulun! Hepimizin yaptığı en büyük hatalardan biri de herhangi bir aksesuarı, mobilyayı, eşyayı, kıyafeti belki giyerim belki kullanırım belki lazım olur diye yıllarca saklamamızdır. Oysa hepimiz biliyoruz ki aslında hiçte ihtiyacımız olmayan bir şeyi öylece saklayıp duruyoruz. Eskilerinizi, kullanmadıklarınızı atın ya da ihtiyacı olanlar ile paylaşın. Hem yenilere yer açılmış olacak, hem de kendinizi daha iyi hissettiğinizi fark edeceksiniz.Evinize pozitif enerjiyi taşıyabilmenin en önemli yollarından biri de içerinin bol bol oksijen ile dolmasıdır! Bu sebeple, evinizi sık sık havalandırın. Evinizin güzel kokmasını istiyorsanız, yapay oda kokuları yerine birkaç güzel kokan canlı çiçekleri tercih edebilirsiniz. Bu evinizi güzel kokuttuğu gibi aynı zamanda onların bakımı ile ilgilenmekte ruhunuza hoş kokular salacaktır.Aydınlık, her zaman için ferahlığı da beraberinde getirir. Bu sebeple bir diğer önemli nokta ise, eğer evinizde pozitif enerjiyi hissetmek istiyorsanız doğru şekilde aydınlatmalar kullandığınızdan emin olmalısınız. Doğal olan her şeyin bizler için çok daha kıymetli ve sağlıklı olduğunu biliyoruz. Gündüzleri olabildiğince gün ışığından faydalanmakta sizleri pozitif hislerle dolduracaktır. Akşamları ise daha sakin ışıklar tercih etmek rahatlamanıza yardımcı olacaktır.Evinizi dekore ederken hem kendi hem de aile bireylerinin tercihlerini, ihtiyaçlarını ve zevklerini göz önünde bulundurun. Bu şekilde dekore edilmiş bir evde, her birey rahat edecek ve huzur bulacaktır.Renklerin gücünden ve enerjisinden faydalanın! Evinize o çok ihtiyaç duyduğunuz pozitif havayı getirebilmenin en kolay yolu renklerin enerjisinden destek almaktır. Yapacağınız ufak bir araştırma ile hangi rengin nasıl bir enerjiye sahip olduğunu bulabilir ve buna göre düzenlemeler yapabilirsiniz. Ancak unutmamanız gerekir ki renklerin fazlasını kullanmanız da olumsuz enerjilere ve etkilere sebep olabilir.Tüm bu maddelerin dışında, evinize pozitif enerjiyi taşıyabilmenin en etkili yolu evinizi sevmek, orayı kendi beklentileriniz ve ihtiyaçlarınız doğrultusunda düzenleyebilmektir. Kendi zevkleriniz doğrultusunda farklı alternatifler üretmek sizin elinizdedir. Örneğin, evde müzik açmak, bir kış bahçesi oluşturmak, kitap okuma köşesi düzenlemek vs. gibi farklı alanlar da sizin evinizin içinde kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacaktır.En önemlisi ise, o evin içinde yaşayan her bireyin birbirine sevgi, saygı, sadakat ve anlayışla yaklaşması evinizin içinin huzur, rahatlık ve bolca pozitiflik ile dolmasına sebep olacaktır.

Devamını Oku
1 2 ... 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33
Bakıcı Talebi

Size En Uygun
Bakıcıyı Birlikte
Bulalım

İhtiyaçlarınızı bizimle paylaşın, size özel en uygun adayları kısa sürede sunalım.

Hemen Ara Randevu Al